Bazen, kendinize söylenir vakti anlatırsınız.
Yaşadıklarınızı parantez içine alır ve kapatmaya korkarsınız.
Her saniyenin sizin aleyhinize işlediğini, doğru bir şeyler yapmak için mücadele etmek zorunda olduğunuzu bilirsiniz.
Düşünürsünüz.
Kurgularsınız.
Açıkçası bir saniyede milyonlarca şey türetebilirsiniz.
Gözlemlerinizi anlatır, çevreye sitemlerinizi maddeler halinde yazarsınız…
Açıkcası;
“İnsan olmanın ne demek olduğunu unutursunuz”…
Doğanın bir parçasıymış gibi davranmaktan kaçınırsınız.
Bir gün tüketici olan bizlerin tüketileceğini yok sayarsınız.
Günü paketler, programlar ve robotlaşırsınız.
Çünkü;
Hayattan keyif almak yerine bozguna uğratmak daha hoşunuza gider.
Mükemmelsiniz.
Kusursuz.
Ama Hiçbiriniz farklı değilsiniz.
Kendinizi aşılamışsınız. Durduramıyorsunuz. Etraftan gördüklerinizi fotokopi çekiyorsunuz. Kendiniz olmayı başkası olmaya kıyaslıyorsunuz. Eleştiremiyor. Kendi özgür cümlelerinizi kuramıyorsunuz. Hayatı en kestirme yoldan gidiyorsunuz. Ne tat Ne tuz.
Başkaları ne derlerle yaşıyorsunuz.
Başkalarının nedenleriyle susuyorsunuz.
Siz olmaktan kaçınıyor. Sözlerinizde yutkunuyorsunuz.
Empati yapmaktan kaçınıyor. Çabucak sıkılıyorsunuz.
Hep ben dinleneyim istiyorsunuz.
“Dünya sizden ibaret ve sizin etrafınızda dönüyor” diye düşünüyorsunuz.
Sanki sizden başka kimse yaşamıyor.
Sizden başka kimse düşünemiyor.
Sizden başka kimse daha iyi anlayamıyor ve anlatamıyor.
Maalesef…
Göremiyorsunuz. Duyamıyorsunuz. Hissedemiyorsunuz. Kalbiniz olduğunu unutmuşsunuz. Siz olduğunuzu unutmuşsunuz.
Maalesef…
Bencilsiniz.
Etrafınızda yaşayan insanlara bakamıyorsunuz.
Bakamadığınız gibi, küçümser tavırlarla, yaşadıklarıyla ve yaşamlarıyla alay ediyorsunuz.
Hiç anlamıyorsunuz.
Küçücük bir dünya.
Neden geldiğimizi unutuyorsunuz.